15 Nisan 2019 Pazartesi

Sürdürülebilir Kalkınma

 Sürdürülebilir kalkınma; gelecek kuşaklara bedel ödetmeden  günümüz ihtiyaçlarına cevap verebilen kalkınma modeline verilen isimdir. Günümüzde dünyada büyüme çabası yarın yokmuş gibi doğaya, topluma, ekolojik dengeye zarar vermek pahasına gerçekleşmektedir. Geçtiğimiz yıl insanoğlu yıllık kendi payı olan  kaynakları yılın 212. günü tüketti ki bu kayıt tutulmaya başlanan günden beri görülen en vahşi tüketim oldu;(Ekolojik ayak izi) Türkiye ise bu konuda dünya ortalamasının bile üstünde yer aldı. Çevreyi, ekolojik dengeyi korumadan, kaynakları hunharca kullanarak kalkınmanın mümkün olmadığı günümüzde artık kabul görmüş bir gerçek yine borç döngülerine, tüketime, verimsiz sektörler sayesinde elde edilmiş büyümenin de sürdürülebilir  kalkınma sağlaması mümkün değildir.

 2018'de Nobel ekonomi ödülü sürdürülebilir kalkınma üzerine çalışmaları sebebiyle Paul Romer , William Nordhaus ikilisi takdim edildi; bu makale Paul Romer'in Endojen(İçsel) Büyüme Teorisi hakkında; Paul Romer'in Teorisi Türkiye gerçeğinde fırsatları işaret ediyor.

 Paul Romer'in teorisini anlamak için rekabetçi piyasayı basitçe açıklamak gerekir. Rekabetçi piyasa, belirli kurallar çerçevesinde isteyen herkesin ürün satabildiği piyasaya denir. Piyasada rekabet ne kadar kuvvetli ise yetenek, bilgi sahibi olanlar bundan değer elde ederler, emek hak ettiği değeri bulur, ürün/hizmet fiyatları piyasanın rekabetçiliği oranında tüketicinin lehine olur. Günümüzde rekabetçi piyasada ürün veya hizmetlerin minimum fiyata tüketicilere ulaştığı/ulaşması gerektiği ezberi mevcuttur fakat daha doğru ifade rekabetçi piyasada kurallar fiyatların minimum değil, optimum(en fazla fayda sağlanabilecek seviye) fiyat ile tüketiciye ulaşmasının sağlanmasıdır. 

  Piyasa rekabeti sayesinde toplumun pazar maliyetinin 100 birimden 90 birime düşmesi durumunda doğal olarak toplumun  hem harcama eğilimi (ekonomiye güven) hem de harcama kapasitesi artar fakat bu rekabetin diğer tarafı da önemlidir,  toplumda değer üreten kesim de(satıcılar) aynı zamanda tüketicilerdir yani insanlar/şirketler kazanmalıdırlar ki tüketimi, yatırımını artırsın ve insanlar/şirketler ne kadar çok kazanırsa(kar) o ölçüde harcamalarını ve yatırımlarını artıracaktır. Yani fiyatların düşmesinin veya artmasının ekonomi için mutlak bir iyilik olmasından bahsetmek mümkün değildir. Piyasa rekabeti ile gelir adaleti arasında da güçlü bir bağ mevcuttur.

 Daha Önce şu paylaşımda sosyal adalet ile ekonominin bağını açıklama çalışmıştım, okumadıysanız okumanızı tavsiye ederim. -Link- Sosyal adalet, ekonomi açısından sadece etik bir kavram değildir, ekonominin en üst seviyede verimli olması için yapısal bir gerekliliktir ve piyasa rekabeti ne kadar üst seviyede olursa doğal olarak rekabete katılım o kadar düşer örnek verirsek piyasada a ürünü 5 lira ise bu fiyata ürün satacak şirket/kişi sayısı ürünün fiyatı 3 liraya düşünce azalır ve katılım ne kadar azalırsa doğal olarak sermaye o kadar az kişinin/firmanın elinde toplanır, sermaye ne kadar az kişi/firmanın elinde toplanırsa doğal olarak tüketim/yatırım o kadar azalması beklenir. Paragrafın başındaki linkte süreci uzunca açıklamaya çalışmıştım basitçe ifade edersek ne tüketici lehine ne de üretici lehine fiyatlar ekonomi için en iyi faydayı sağlamaz, denge önemlidir. Günümüzde gelişmiş ülkeler arasında sosyal adalet konusunda en başarılı ekonomi Alman ekonomisidir ve başka sebeplerin de katkısı ile Alman ekonomisi dünyadaki en verimli ekonomilerin başındadır; başka ülkelerin ekonomik verimsizliği problemlere sebep olur iken Alman ekonomisi verimliliği ile (fazla cari fazla, nispeten az kamu borcu ve bu tür olumlu sebeplerin Almanya'nın ticari ortaklarının ekonomilerine zarar vermesinin doğurduğu sonuçlar) problemlere yol açar ! -Link-

Not: Piyasadaki doğal tasfiye konunun dışındadır; bazı işler, iş konseptleri zamanla sürdürülemez ve ekonominin sağlığı için tasfiye olmalıdır.

Endojen Büyüme Teorisi
Sürdürülebilir Kalkınma


Endojen Büyüme Teorisi:


 Paul Romer, Endojen(İçsel) Büyüme Teorisinde kalkınmanın inovasyona (buluş,geliştirme) bağlı olduğunu ve bunun da hükumetlerin ve kurumların katkısı ile gerçekleşebileceğini  savunur, günümüzde rekabetçi piyasa yüzünde ekonomik büyümenin geçmişe göre çok daha az ekonomik verimliliğin artmasından kaynaklandığını belirtir. Endojen Büyüme Teorisine göre artan rekabet sebebiyle günümüzde şirketler geçmişe göre daha az karlıdır ve bu da doğal olarak ekonomik kalkınmanın(büyüme değil !) ana kaynağı olan inovasyon yatırımlarının düşmesine sebep olmuştur. Günümüzde dünyanın her yerinde gerçek anlamda dikkat çeken ve inovasyon ile anılan şirketlere bakınca(Apple, Samsung, Huawei, Amazon, Facebook, Google,baidu,airbus,boing vs.) gerçekten de bu şirketlerin bir şekilde piyasada kartel veya yarı kartel durumdadırlar.

 Paul Romer, eksik rekabet ya da tekelci ortamda buluşların daha kolay ortaya çıkacağını savunur ve kamunun, kurumların bunu sağlaması gerekliliğini ifade eder fakat bu durumda kullanılacak şirket/kişiler aynı zamanda hem topluma hem de kamuya borçlanacaktır daha basit ifade edersek kamu bir şirketi desteklerken toplum da(tüketiciler) refahından bir miktar fedakarlıkta bulunmuş olacaktır fakat buna karşılık desteklenen şirket/kişiler daha fazla vergi vererek kamuya borcunu ödeyecektir; kamu bu yeni vergi kaynağının bir kısmına sürdürülebilir kalkınmanın devamı için tekrar inovasyona diğer kısmını ise refahından fedakarlık yapan topluma sunacaktır yine inovasyon yapan şirket geçmişe göre çok daha fazla katma değer ile ekonomik aktiviteye katılacağı ve daha fazla istihdam sağlayacağı veya sağlanmasına sebep olacağı için topluma borcunu ödemiş olacaktır.


Ekleme: Verimlilik artışının Türk ekonomisinin sorunlarını aşması ve daha sağlıklı hale gelmesi için ne kadar önemli olduğuna dair şu makaleyi de okumanızı tavsiye ederim. -Link-

Twitter: Yusuf Yüksel 



Facebook: Yusuf Yüksel 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder